The Blog

Üretim ve ekonomi
Ekim 23rd, 2012Yalın YönetimLütfi Apilioğulları 0 Comments

Son yirmi yılda ekonomik dengeler anlamında çok şeyler değişti dünyada. Ekonomi üzerinden yapılan savaşların inanılmaz boyutlara ulaşmasını, eskinin güçlü ekonomilerinin can cekişmelerini, iflas eden ülkeleri, el değiştiren dev şirketleri ve bunların sonucu olarak refah düzeyi bir zamanlar oldukça yüksek olan toplumların isyanlarını ibretle izliyoruz. Duragan ekonomilerin negatif büyümeye doğru gittiğini, işsizlik oranlarının oldukça tehlikeli boyutlara doğru hızla yol aldığını üzülerek görmekteyiz.

Ekonomi dediğimiz şey aslında  alış veriş yapabilme gücüdür. Bir başka ifade ile satınalabilme, satabilme yeteneği ile doğru orantılıdır. Ancak satma yeteneğiniz olmadan satınalma sürecine giremez, gereksinimlerinizi sağlayamaz, ekonomiyi canladıramazsınız. Eğer elinizin altında petrol, maden, dogalgaz gibi doğal kaynaklarınız  yok ise satabileceğiniz  şeyler bulmanız gerekir. Bunun yolu üretimden geçmektedir. Yani bir şeyleri üretip, ürün olarak satmakdan başka çareniz yoktur.

Teknoloji ve üretim artık güçlü ekonomiye sahip olabilmek için olmazsa olmaz iki ayrılmaz unsurdur. Her ikisine de sahipseniz ekonomi anlamında hiçbir sorununuz olamaz. Petrol savaşları artık yerini teknoloji savaşlarına ve üretimin nerede olacağına bırakmaktadır.

Sadece teknolojiye sahip olup, üretimi dışarı kaydırmışsanız , (batının Çin’e taşıdığı fabrikalar gibi) ülkedeki bir grup insanı mutlu etseniz dahi işsizlik genel ortalamasını yukarı doğru tırmandırırsınız. Toplumun refah seviyesi düşer, sıkıntılar baş gösterir. Ekonomik sorunlar ile boğuşan, işsizliğin tavan yaptığı ve ürkütücü boyutlara geldiği batı ülkelerindeki mevcut durumun özeti aslında burada yamaktadır. Bazı ülkelerde teknoloji var ancak üretimi malesef BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti) dediğimiz ülkelere kaydırarak, sadece teknoloji geliştirme konusunda kısıtlı sayıda, kalifiye vatandaşlarına istihdam sağlıyorlar. Yıllar önce tekstil ile başlayan üretim tesislerinin transferi elektronik, otomotiv ve demir çelik ile devam etmektedir. Her bir fabrika aslında bir kalenin düşmesi, işsizliğin bir kademe daha artması anlamına geldiğini yeni anlayan başta Amerika olmak üzere birçok ülke, şimdi giden üretim tesislerini geri getirmenin arayışlarına girmişledir.

Teknolojiniz yok ancak üretim yeteneğiniz var. Bu durumda teknolojinin gelişimine olanak sağlamak için güçlü bir ekonominizin olması gereklidir. Güçlü ekonomi içinse istihdam, üretim gerekir. Teknolojik olarak yeterli bilgi birikiminiz olmasa da önce üretim tesislerini, montaj anlamında bile olsa buraya getirmeli, bundan oluşan isitihdam ile ekonomiyi canlandırmalı, canlanan ekonomi ile arge’ye yatırım yapılmalı ve üretimin paralelinde teknolojinin de geliştirilmesi sağlanmalıdır. Tıpkı Çin’in yaptığı gibi. Yıllar önce ne bir teknolojisi ne de üretim yeteneği olmamasına rağmen önce üretim tesislerinin ülkesine gelmesini sağladı, akabinde ise buradan elde ettiği gelirin önemli bir bölümünü arge’ye, altyapının gelişimine harcayarak teknoloji anlamında da yeteneğini artırdı. Yani işin ortasında hep üretim var. Üretim varsa istihdam vardır. İstihdam varsa ekonomik canlılık, güçlü ekonomi vardır. Güçlü ekonomi varsa arge ve teknolojik gelişim olur. Bir başka ifade ile ideal durumda Arge ve inovasyon yeteneğiniz ile önce tasarlayacak, değer oluşturacaksınız. Sonra bu değeri üretim sektöründe istihdama dönüştürüp ekonominizi kalkındıracaksınız. Kalkınan ekononi ile yeniden argeye yatırım yapıp, bu döngünün sürekliliğini sağlayaksınız.

Üretimin hayati derecede önemli olduğu günümüz koşullarında acaba biz ne durumdayız ?

  • Kendi teknolojimizi geliştirip, bunun üzerine fabrikalar kurabiliyor ve ürettiğimiz ürünleri dışarı satabiliyor muyuz ?
  • Yabancı sermayeyi ülkemize getirip yeni iş olanakları oluşturabiliyor muyuz ?

Klasik olarak Çin’de iş gücü ucuz, çalışanların sosyal haklarını tam vermeden üretim yapılıyor ve doğal olarak yabancı sermaye oraya kayıyor yaklaşımı yerine acaba ne yaparsak bu süreci tersine çevirebilirizi düşünmemiz gerekir kanısındayım.

Geçtiğimiz yıl Çin’e bir seyahat yapmıştım. Birçok fabrikayı gezme fırsatım oldu. Evet doğrudur, insanlar çok zor koşullar altında çalışıyorlar. Çin’in orta bölümlerinden doğu kesimlerine doğru çalışmaya gelen tarım işçisi ailesi ile birlikte koğuşu andıran fabrika içindeki lojmanlarda, yüzlerce aile ile birlikte kalıyorlar. Bırakın orada yaşamayı, gezerken bile insan oldukça olumsuz etkileniyor. Maaşları haricinde pek bir sosyal hakları olmadan, Isıtma sistemlerinin çalışmadığı ortamlarda, günde ortalama oniki saat kalın paltolar giyerek imalat yapıyorlar.

Öte yandan bütün bunlara göz yuman hükümet bunun aksine ülke altyapısının gelişimine inanılmaz kaynaklar ayırarak hızlı trenler, otobanlar, içlerinde hemen herşeyleri olan sanayi bölgeleri, sosyal modern yaşam alanları yaptırarak yabancı sermayeyi çekmeye çalışıyor. Belki bir nesli harcıyorlar ancak geleceğe inanılmaz yatırım yapıyorlar. Bir yanı ile gülen bir monaliza’yı, diğer tarafdan ise mutsuz bir monalizayı görebiliyorsunuz.

Çin bize elbette her konuda örnek olamaz. Ancak yabancı sermayeyi çekmek için yaptığı yatırımları sanıyorum dikkatle izlememiz gerekir kanısındayım. Benim burada aslında üstünde durmak istediğim konu üretimde farklılığı sağlayarak rekabet avantajını nasıl sağlayabileceğimiz ile ilgilidir. Klasik üretim yönetim sistemleri kullanmak yerine modern yalın yönetim sistemleri ile verimliliğimizi, hızımızı ve akabinde kalitemizi üst sınırlara taşıyarak  enerji, işçilik maliyetlerinde Çin’e göre daha pahalı olsak bile rekabetçi olabileceğimize inanıyorum. Çünkü saydığım bu unsurlar yani verimlilik, kalite ve hız konuları henüz Çin fabrikalarında tamamı ile mevcut değildir. Zaten bir de bunu başarırlarsa o zaman yapacak hiçbir şeyimiz kalmaz, yok olur gideriz.

Verimlilik en basit manası ile daha çoğu daha az ile yapabilmektir. Ancak bu sayede daha karlı olunabilir, argeye yatırım yapılabilir.

Burada hepimize görevler düşmektedir.

Devlet politikalarında yatırımcıyı teşvik eden desteklerin verildiğini son yıllara gözlemlemekteyiz. Bölgesel bazlı vergi muafiyetleri, arge destekleri vs. Peki sadece bunlar yeterlimidir ?

Üretimin ihtiyaç duyduğu ara kademe yetişmiş eleman iş gücü, ünivesite eğitim sistemlerindeki teoriye dayalı öğrenim sistemleri,  alt yapı sorunları, enerji maliyetlerindeki artışlar, vergilendirme – kayıt dışı ekonomi  gibi unsurlar sanayicilerin bir kısmını artık bu işi bırakma noktasına getirmiştir. Sermayesi olan kişiler artık üretim yapmak yerine daha ziyade hizmet ve tüketim sektörüne yatırım yapmaya başlamaktadırlar. Bağdat caddesinde bir kafenin cirosu ile Gebze’de kurulu, ihracat yapan bir fabrikanın cirolarının aynı olması problem olarak görülmeyebilir ancak, verilen emek, oluşturulan istihdam karşısında elde edilen karlılık oranlarının ciddi problem olduğunu kimse yatsıyamaz kanısındayım.

Ana sanayi elbette çok önemlidir. Ancak anasanayi yan sanayilerin varlık sebebi olduğu gibi aynı zamanda da yok olmasına da bir numaralı etkendir. Fiyat, maliyet üzerinde yapılan şiddetli baskılara artık yan sanayinin dayanabilmesi hemen hemen olanaksız hale gelmiştir. Bırakın argeye, kendi gelişimine yatırım yapabilmesini ancak ayakları üzerinde durabilmesine imkan tanınmaktadır.

Geçenlerde oldukça büyük bir ana sanayi grubuna mal tedariği yapan bir yan sanayinin teknolojik gelişimlere ayak uyduracak bütçesinin olmamasından dolayı yakın bir zamanda tesislerini kapatacağına şahit oldum. Ana sanayinin sürekli artan maliyet baskıları sonucunda hiçbir şekilde arge ve teknolojik gelişime kaynak ayıramamışlar, artık istenilen teknolojik ürünleri üretemez duruma doğru gitmekteydiler. Şimdi ne olacak diye sorduğumda aldığım cevap ; Ana sanayinin artık mallarını Çin’den getireceğiydi. Hemen yanıbaşında olan bir tedarikçiyi eğitip, geliştirmek ve kendisi ile birlikte büyümesine katkı sağlamak yerine, yan sanayiyi kendi haline bırakmak ve sürekli maliyet baskısı yan sanayiyi iş yapamaz duruma getirmişti. Şimdi ana sanayi kontrol edilmesi oldukça güç olan, maliyet anlamında belki daha ucuz ancak kalite anlamında şüpheli olan mallları Çin’den getirecekti. Bunun birçok örneğini malesef giderek artan bir şekilde hergün duymaktayız. Ana sanayilerin bu artan baskıları eğer bu şekilde devam ederse sanıyorum yakın bir zamanda mal tedariği yapacak yan sanayi bulamayacaklar ve tamamen dışa bağımlı olarak, hem ülkemizin cari açığının artmasına hem de ekonomiye istihdam anlamında daha az katkı sağladıkları için, ürettikleri ürünleri alabilecek güçde müşteri bulamayacakar gibime geliyor.

Yan sanayicilerde sütden çıkma ak kaşık değiller bu durumda olmamıza. Herşeyi devletden ya da ana sanayiden beklemek yerine, elini taşın altına sokan yüzlerce yan sanayi örneği var. Ana sanayi ile birlikte iyi bir dayanışma örneği sergileyip, ortak çalışmalar yaparak ürün geliştiriyorlar, daha verimli olmak için yalın uygulamalara son derce önem veriyorlar. Çalışanlarının gelişimlerini önemseyip, kazandıkları parayı yatırıma dönüştürerek hem istihdamı artırıyorlar hem de ekonominin canlanmasına katkı sağlıyorlar. Ancak bu durumda olanların olmayanlara göre oranı olduk az.

Evet konumuz politika, siyaset değil. Bunu yapanlar var. Bizim işimiz üretim, verimlilik ve gelişim. Bu üçlüyü sağlayarak ekonomiyi canlandırmak, ülkemiz refah seviyesininin sürekli artışına destek olarak güçlü ekonomiye sahip bir ülke olabilmek için çabalamak. Bunun için değişim sürecine girerek, nasıl daha verimli olabilirizi araştırmak, öğrenmek ve öğrendiklerimizi uygulamakdan başka seçeneğimiz yoktur. Kısaca yalın dönüşüm den başka bir alternatifimiz bulunmamaktadır.

Leave a Reply


7 − = bir

Affiliates

Follow Me On The Web!

Join Lean Ofis | Turkey

Yalın Yönetim

Lean Ofis | Blog üyelik için

Tesekkürler